Burak GÖRAL ile söyleşi...
Sinema eleştirmeni ve senarist yazar Burak Göral’ la Oscar filmleri, sinema dünyasındaki eksiklikler ve fazlalıklar mı desek;  senaristler dünyasındakı çatışmalar üzerine ilginc bir söyleşi. 

Najiba ABBASOVA


Türkiye sinemasının en büyük sorunu senaryo.
Sanırım nasıl hikaye anlatacağımızı unuttuk biraz.
İşin tuhafı kimse de senaryosuna toz kondurmuyor.
 


Burak Göral sinema eleştirmeni ona göre  ‘Bir iyi film vardır, bir de kötü film’. O diğer eleştirmenler farklı bir kalemle, dille eleştirilerde bulunuyor. Yani , ‘Kötü filme kötü demenin bin bir tane yolu vardır’ diye de altını çiziyor.

Neden insanlar filmleri “sanat filmleri” ve “gişe filmleri” diye ikiye ayırırlar? İki türe ait filmlerin birbirinden çok farklı seyircileri mi var?

Aslında çok net bir ayrım var: iyi film, her zaman iyi filmdir. Meselesini, hikayesini doğru düzgün anlatan filmler iyi filmlerdir. Kimi sinemacı filmini daha geniş bir kitlenin kolayca anlayabileceği bir senaryo ve dramatik yapıyla kurar, kimi sinemacı da göstergebilimin kodlarını daha ustalıklı kullanarak filmini sanat formuna daha çok uyan bir üslupla yapar. İlkine gişe filmleri ikincisine de sanat filmi diyebiliriz kabaca. Ama her iki sinemanın da kötü yapılmış filmleri olabilir. Ve sonuçta yine dönüp dolaşıp geldiğimiz nokta: Bir iyi film vardır, bir de kötü film.

Eleştirmenler izledikleri filmleri nasıl değerlendirmeliler sizce?


Bir eleştirmen olarak yazılarımda önüme gelen bu filmlerin iyiyse neden iyi, kötüyse neden kötü olduğunu tartışır, kalıcı veya değerli olup olmadığına dair fikir yazıları yazarım... 20 yıldan fazla bir süredir bir sürü dergi ve gazetede, internet sitesinde eleştirmenlik yapıyorum. Şu sıralar  online sinema dergimiz Arka Pencere’de yazıyorum. Mesleğimin ilk yıllarında birkaç filmde asistanlık yaptım. 10 yıldır senaryo yazıyorum. Çekilmiş senaryolarım var, film yapımının her aşamasında bulundum. Dolayısıyla bu işin mutfağı iyi bilirim. Tabi her eleştirmen sette çalışmış olmak, emek vermek zorunda değil belki. Ama bilmenin de bir avantajı olduğunu düşünüyorum. Film yapmak bir tutku meselesi. Kötü diyebileceğimiz filmlerde bile sette işini tutkuyla yapan insanlar var. Bu yüzden hiçbir filme “çöp” demem. Üslubuma dikkat ederim. Kötü filme kötü demenin binbir tane yolu vardır.

Bir eleştirmen film gramerini iyi bilmek zorunda o zaman. Peki başka neleri bilmeli?


Tabi ki film gramerini bilmeli öncelikle. Kalem oynatacağı bir sanat eserini iyi değerlendirebilmesi için pek çok sanat formuna hakim ve bilgili olmak zorunda. Ama bu yetmez bence. Filmler çoğunlukla ‘duygu’yla yapılır. Birisi oturur bomboş kağıtlara bir derdini yazar. Sonra sürüyle insan o derdi görüntüye kavuşturmaya çalışır. Seyircilerin duygu dünyalarına hitap eden eserlerdir bunlar. Biz değerlendirirken de ‘duygu’dan uzak olmamalıyız diye düşünüyorum. Mesela ben geçen yılın filmlerinden “Özgürlük Yürüyüşü”nü (Selma) duygudan soyutlayarak değerlendiremem. Eğer film bana vermek istediği duyguyu geçirebilmişse ben bunu öenmserim ve yazıma da yansıtırım... Ayrıca bir eleştirmen olarak bir siyasi görüşüm de olmalı. Hayata dair, insanlığa, dünyanın işleyiş tarzına karşı bir görüşüm, bir duruşum olmalı. Eleştirmeni kişiselleştiren özellikler bunlar. Bunlarsız yazdıklarınızın kalıcı olması mümkün değil. Yazarsınız belki o günlerde birileri okur, ama bir daha okunmazlar. İnternet ya da sosyal medya olmasa bir defa bile okunmazlar belki... Oysa iyi film eleştirileri, iyi filmler gibi kalıcı olabilirler. Bir sinema kitabında toplarsınız, kütüphanelere girer... Sinemaseverler tarafından bazen dönüp tekrar bile okunabilirler. Okuyana edebiyattan aldığı lezzetin aynısı olmasa da yakın bir lezzet verebilir iyi eleştiri yazıları...

Türk sinemasında artık nerdeyse 'İş yapmak, para kazanmak istiyorsan komedi filmi yapacaksın diye ' düşünceler dolaşıyor? Peki sizce durum ne?


İşte duygusuz eleştiri yazan eleştirmenler gibi duygudan yoksun ya da yapmacık sinemacılar yok mu? Var tabi ki. Onlar hemen kendilerini belli ediyorlar yaptıkları ucuz filmlerden. Burada ‘ucuz’ kelimesini bütçesel bir terimmiş gibi algılamayın. Türk seyircisi şu an televizyonda dramatik hikayelere doyuyor. Her gece 3,5-4 saatlik dramlar izliyor. Seyirci yorulmayacağı, çok da karmaşık olmayan hikâyelere alıştırılıyor senelerdir. RTÜK kurumu ve otosansür TV dizilerinin hikayelerini çok sınırlıyor. En çok da komedi dizileri bundan nasibini alıyor. Masada duran şarap bardağını bile gösteremediğiniz bir ortamda mizahı nasıl yapacaksınız? Bu yüzden seyircinin televizyonda bulamayıp sinemada göreceği farklı ‘şey’, komedi ve korku türlerinde oluyor. Tabi böyle olunca iyi komediler gibi çok da kötü komediler çıkıyor ortaya.  Sektörün bu sıkışıklığı kendisinin aşması gerekiyor en çok. Tür çeşitliliğini getirmek zorunda. Yoksa gün gelecek kıpırdayamaz hale gelecek.

Vizyondaki yabancı filmlerden de en çok Oscar adayı filmlere karşı bir merak var. Sizce Oscar adayı filmler neden ilgi görüyor? Bu filmler doğru algılanıyorlar mı? Aynı şekilde ödüllü Türk filmleri neden benzer ilgiyi görmüyor?


Oscar adayı filmlerin güvenilirliği var seyircide. Seyirci yılların getirdiği bir alışkanlıkla Oscar filminin başından sonuna rahat izlenen, etkileyici ve doyurucu bir hikaye sunduğuna/sunacağına inanıyor. Çünkü Akademi genellikle yanıltmıyor. Biz eleştirmenlerin beğenelim ya da beğenmeyelim, dünyanın en güvenilir film kriterlerinden biri olmuştur Akademi ödülleri. Tabi dile kolay, gerisinde çok büyük bir güç ve 90 yıla yakın bir tarih vardır. Ödüllü Türk filmlerinin durumu ise biraz farklı. Seyirci maalesef bu filmlerin ‘sanat filmi’ olduğuna dair kodlanmış durumda. Dolayısıyla bu filmlerden sıkılacağını ya da onları anlamayacağını düşünür çoğunlukla.

Çok büyük ilgi gören “Diriliş” (The Revenant) filmi için görüşleriniz neler o zaman? Kazanma şansı var mı sizce?


Oscar ödüllerine olan inancımı yitireli çok oldu. Çünkü Amerikan olmak, ya da Hollywood’un etkin lobilerinin etkisinde kalmak gibi başka kriterler çok fazla görünür oldular. Özellikle de 11 Eylül’den sonra. “Diriliş” mesajı açısından ve çok zor koşullarda gerçekleştirilmiş etkilleyici bir yönetmenlik başarısı sunması açısından değerli bir film olabilir ama birkaç yıl sonra unutulacak bir film bence. Eskiden Oscar almış filmlerin “Arabistanlı Lawrence”, “Batı Yakasının Hikayesi” gibi filmler olduğunu düşünürseniz “Diriliş” hayli zayıf kalıyor. Tıpkı geçen yılki “Birdman” gibi. İkisi de bariz bir hikayeyi ele alan Innaritu’nun yönetmenlik şovu. Kazanabilir tabi ki ama benim gönlüm “Mad Max”ten yana. Olağanüstü bir sinema var o filmde, sinema perdesinde izleyip de etkilenmemek mümkün değil.

“En İyi Film” adayları için neler düşünüyorsunuz?


Benim bu kategoride çok önemsediğim filmlerden biri de “Spotlight”. Ele aldığı gerçek hikayeyi, gereksiz süslemeler yapmadan, ince bir dozaj ayarı yaparak anlatıyor. İğneyi de çuvaldızı da gereken her yere batırıyor. Gazetecilik üzerine yapılmış en iyi filmlerden biri ama tabi ki “Başkanın Bütün Adamları” kadar güçlü olamıyor. Çünkü orada yönetmen koltuğunda Alan J. Pakula var ne de olsa. “Büyük Açık”ın (The Big Short) önemli bir konu anlattığını düşünmeme rağmen aşırı beğendiğim bir film olduğunu söyleyemem. Ukala bir tavrı var filmin. “Marslı” (The Martian) çok şık çekilmiş, pahalı ve koca bir NASA reklamı. “Casuslar Köprüsü” de (Bridge of Spies) yine büyük ve pahalı bir ABD reklamı. “Brooklyn” ve “Room”u henüz izleyemedim ama ben bu listede “Carol”ın da olmasını, hatta yönetmeni Todd Haynes’ın da yönetmen kategorisinde aday olması gerektiğini düşünüyorum.

Oyuncu adayları için ne düşünüyorsunuz? Leonardo Di Caprio bu sefer alacak mı sizce?


Bunun da amma mavrası yapıldı... Kendisi gerçekten de çok istiyor mu bilmiyorum ama, Di Caprio’nun artık böyle bir onaya çok ihtiyacı yok bence. “Diriliş”ten çok daha iyi olduğu filmler vardı. Ama “Diriliş” çok zor çekilmiş ve oyuncusunu da çok zorlayan bir ‘proje’. Akademinin oy kullanan üyelerinin neredeyse dörtte biri oyuncular olduğu için büyük olasılıkla duygusal bir karar verip Di Caprio’ya vereceklerdir. “En İyi Kadın Oyuncu”da Brie Larson’ı izlemedim henüz ama Cate Blanchett olağanüstü. Oy kullansam elim ondan başkasına gidemezdi. “Yardımcı Erkek Oyuncu”da “Casuslar Köprüsü”nde Mark Rylance kesin gibi ama kimse çok bahsetmese de Sylvester Stallone de gayet iyiydi bence. “Yardımcı Kadın Oyuncu”da da favorilerden biri olan Alicia Vikander’i henüz izlemedim ama “Carol”daki Rooney Mara’yı da çok beğendim.

Siz de senaryo yazıyorsunuz, senaryo eğitmenliği yapıyorsunuz. Sizce yılın en iyi senaryoları hangi filmlere aitti?


Uyarlama adaylarının arasında yok ama “Steve Jobs”ın senaryosu mükemmeldi. Patricia Highsmith romanından uyarlanan “Carol” da çok incelikli, dozunda ve duygusal bir senaryo. “Orijinal Senaryo” dalında adaylar arasında “Spotlight” ve “Ters Yüz” favorilerim.

Kendi senaryolarınızda en çok neye dikkat çekmek istersiniz? Sizce daha çok önemsenmesi gereken konu nedir?


Ben insanlarda iz bırakan filmler yazmak istiyorum. Tabi ki eleştirmenlikten gelen bir ‘eleştirmenler nasıl bir film sever” bilgisi bende mevcut. Ama daha geniş bir izleyici kitlesinin ilgi göstereceği filmler yazmak istiyorum. Aslında bugün çok aranan ideal formüllerden biri bu. Hem kalıcı bir ‘sanatsal değer’ olabilsin hem de çok izlenen bir film olsun. Bazı sahnelerinin dışarıda kalmış olmasına rağmen, “Beni Unutma”nın kült bir film olarak ona çok sadık bir izleyici kitlesinin olduğunu düşünüyorum. “Bu İşte Bir Yalnızlık Var”da da iki şeye beni huzursuz etmişti: kabaca yapılan ürün yerleştirmeler ve mutlu son. Bugün olsa yazdığım diğer finalde ısrarcı olurdum. Şimdi yapımcılarında çekilmeyi bekleyen iki senaryom daha var. Bir tane üzerinde de çalışıyorum. Çünkü anlatmak istediğim çok şey var.

Son olarak vizyona giren Türk sineması filmleri hakkında görüşleriniz neler peki? İyi senaryolar var mı?


Uzun bir zamandır Türkiye sinemasının en büyük sorunu senaryo. Bunun birkaç sebebi var. Birincisi senaristlik kurumuna en başta sektörün kendisi yıllarca direndi. Maddi ve manevi olarak güven verilmedi. İkincisi televizyon dizileri sinemamızın dilini bozdu. Haftanın beş-altı günü dizi çeken ekipler yaz aylarında da sinema filmleri çeker oldular. 3-4 saatlik bölümlere alışkın bu dizi yaratıcıları alışkanlıklarını ve hızlarını yaptıkları filmlere de taşıyıp drama kültürümüzü ister istemez bozdular. Diziler zaten anormal bir noktaya geldi, 150 sayfalık bölüm senaryoları dolaşıyor artık elden ele...

Sanırım nasıl hikaye anlatacağımızı unuttuk biraz. İşin tuhafı kimse de senaryosuna toz kondurmuyor. Oysa
senede bu kadar çok film üreten bir sektörde (endüstri değil maalesef, hâlâ sektör)  iyi film sayısı 10’a ulaşamıyor bir türlü. İyi dediğimiz filmleri de yeri geliyor hatalarıyla seviyoruz. “Sarmaşık”, “Abluka” ve “Nefesim Kesilene Kadar”ı  sevdim mesela. “Takım: Mahalle Uğruna”yı da bir ‘seyirci filmi’ olarak sevdim. “Guruldayan Kalpler”de Algı Eke’yi çok beğendim. “Limonata”nın iki erkek oyuncusunu da. Ama şöyle beş üzerinden beş verebildiğim film bulamadım bu sene...

 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5