Bugün bir arkadaşım ile uzunca sohbet ettik. O bana memleketim ile ilgili haberleri anlattı, ben de İngiltere ile ilgili olanları. İnsan tabi nerede yaşıyorsa, orayla ilgili otomatik olarak konuların içinde buluyor kendisini.

Gazeteleri okurken önce ilk sayfaya bakıyorum ve  sonra, ki buna mesleki deformasyon diyebilirsiniz, spor sayfalarına bakıyorum.  
    
Spor sayfaları Jose Mourinho'nun başarısızlığından söz ediyor. Yine takımı Manchester City yenildi de o sebeple. Tabi sporla ilgilenmeyenler için şöyle kendisini hatırlatabilirim. Geçtiğimiz senelerde bir konut projesi için reklam yüzü olarak kullanılmıştı. O ne surattı ama suratsızlıkta bir dünya markası olarak Türk izleyicisine "Öyle mutluyum öyle mutluyum ki sevinçten suratıma inme geldi, tepki gösteremiyorum duruşu, burada ne işim var tek başıma yanımda ailem de yok, beton yığınlarının içinde kaldım bakışıyla" iyi oyuncu olmasını tabi beklemiyordum ama en azından o kadar para alıp ve seni seven bir ülkenin insanlarına bu saygısızlığı yapmaması gerektiğini düşünüyorum. En azından bana öyle geldi. O zamandan kalma bir "Karma" olsa gerek sanırım bir türlü kötü talih peşini bırakmadı.

İlk sayfadan geri sayfalara düşmeyen tek haber Avrupa'dan çıkışlarını bir de isimlendirdikleri "Brexit" buraya geldiğimden beri görüyorum. 'Britain exit'  Büyük Britanya Avrupa birliğinden çıktı anlamında. Yaşlı İngilizler bu ülkede her şeyin ancak kendilerine yetecek kadar olduğunu düşünüyor. Orta yaşlardakiler de dışardan gelen insanların kendi işlerini ellerinden aldıklarını düşünüyor. Gençler ise futboldan, publara takılmaktan başka hiç bir şeyi umursamıyor.

Londra'nın merkezinde özellikle yabancılar yaşıyor. Kimse burada sürekli kalmıyor. Gelenler bir süreliğine gelip, gidiyor. Burada bulunma sebepleri insanların ya iş için ya da eğitim amaçlı oluyor. Esasında Londra tam İngiltere'yi yaşıyorum diye düşünebileceğimiz bir yer değil. Tamamen dünyanın her yerinden gelip kalıp, giden insanlarla dolu. Londra içinde biraz gezince dünya dillerinin her birini her an duyabiliriz. Aslında çok eğlenceli. Sıkıcı İngiliz kendini beğenmişliğinin içinde sıkışıp kalmamış oluyoruz.

Bazıları kendi ülkesiyle fena halde kafayı bozmuş. "Biz öyleyiz ki dünyaya hakimiz, biz varız diye dünya var" kafasında. Bu kafa tabi fena halde ırkçılığa dönüşüyor. Böyle düşünenlerin çoğalması sebebiyle oylama sonucunda Avrupa'dan çıktılar. Yalnız hani benden söylemesi fena halde paniklemiş durumdalar. Bizim kimseye ihtiyacımız yok biz kendi kendimize yeteriz tavrının ağır sonuçlarını hesaplamaya başladılar. Tamam diğer ülkelerden mültecileri engelliyor olacaklar ama öte yandan paranın büyük bölümünü İngilizce kursları ve üniversitelerden yani yabancılardan parayı kazanıyorlar.

Yavaş yavaş yabancı düşmanlığı tavırlarının diğer ülke insanlarının gözünden düşmesinden korktuklarından açıklamalar yapmaya başladı devlet yetkilileri. Bu tavırlarının eğitim görmeye gelen insanlara karşı olmadığını açıkladılar. Zaman zaman okullarda anketler yapılıyor. İngiltere'yi seçme sebebi "Bu eğitimi veren  başka ülkelere talebin kayma korkusundan" yaşanan ve yüksek sesle söylenen her şeyin etkilerini, sorular sorarak öğrenmeye çalışıyorlar. Özellikle anadili ingilizce olan İrlanda'ya, eğitim talebinin kayması düşüncesine katlanamıyorlar.

İngiltere'nin kibirli tavrı Kraliçe Viktorya döneminde gün yüzüne çıkıyor esasında. 1837'den 1901 yılına kadar altmış üç yıl, yedi aylık bir dönem. İngiltere'yi yöneten Kraliçe Viktorya'nın katı, acımasız yönetim şekliyle, ülkede sanayi devrimi geçekleştikten sonra dünyanın bir çok ülkesini sömürgesi haline getiriyor. İngiltere tarihinin en fazla zenginleştiği ve güçlendiği dönem diye geçiyor. Yalnız sanmayın ki halk refah içinde, para içinde yüzüyor. Zenginle fakir arasındaki fark mukayese edilemeyecek kadar açılıyor. Dönemi ve halkın fakirliğini öğrenmek bende hafif geçici "Ağız açık kalma" yan etkisi şeklinde kendini gösteriyor..

Fakirliğin derecesini vereceğim şu örnekle gözünüzde canlandırabilirim. Zengin insanlar, sokakta aç, parasız, evsiz yaşayan milyonlarca insanlara evlerini bir peniye ( pence) verene açıyorlar. Yalnız o bir peni büyük para zamanında. İnsanın aklına tabi sıcacık bir ev konfor geliyor değil mi ne de olsa bir zenginin evi. Bu bir hayal tabi o dönem için, asıl gerçek tablo şu; ev bomboş, hani bomboş derken bildiğin dört duvar ve evin odalarında duvardan duvara asılı çamaşır ipleri var, sıra sıra tüm evi çamaşır asılacak gibi düşünün büyük bir çamaşırlık. Bu iplere sıra sıra insanlar gelip kollarını ipin diğer tarafına atarak, ayakta,  kollarının altında, göğsünün hizasına gelen ipe yaslarak uyuyorlarmış. Tabi yere yatarak insanlar daha fazla yer kaplayacağından bu yöntem ile  eve sahibi daha fazla para kazanıyormuş. Cimriliklerinin sınırlarının nereye dayandığını tahmin edememek olasılıksız gibi...

Bu örnekleri duymak tabi beni çok üzüyor. Kimi üzmez ki!

Tarih tüm sosyolojik ve psikolojik gelişimlerin, arızaların, sebebini ne güzel sunuyor.

Domino taşı etkisi, her şey birbirine görünmez bir iple bağlı öyle değil mi?
http/eylemsenkal.com/
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
dilek Gürsoy 11 ay önce

Ne kadar ürkütücü düşünebiliyor insanoğlu aslında, oysa hak, hukuk, doğa ve insan dan bahsederken kimse mangalda kül bırakmıyor. Ama çıkarlarına azıcık dokunuldu mu cellata dönüşebiliyorlar.

banner5